Muhammet Cüneyt's profileCÜNEYT ' in MEKANI - MCU...PhotosBlogListsMore Tools Help

CÜNEYT ' in MEKANI - MCUNEYT محمد جنيد

Edep Yâ Hû...

Muhammet Cüneyt Özcan

Occupation
Location
Interests
Yorumlarınız Benim İçin Çok Önemli - Giriş Buradan

Windows Media Player

January 11

Srebrenitsa'nın Dünü - Gazze'nin Bugünü

“Düşmanlarımız sadece tek bir ırk tanıyorlar;
Kendi ırkları.

Tek bir din tanıyorlar;
Kendi dinleri.
Tek bir siyasi parti tanıyorlar;
Kendi partileri.
Kendilerinden olmayan ne varsa,
Onlar açısından yok edilmeye mahkumdur.” 
                                                                                                Aliya İzzetbegoviç
 
Çok değil.
90'ların başında, Bosna'da sırplar katliamlar yaparken Bilge Kral, bu sözlerle açıklıyordu olanları.
Gözü dönmüş sırplar, kardeşlerimizi "sniper" larla avladılar.
Köyleri, şehirleri yaktılar.
Toplu mezarlar kazdılar, kardeşlerimizi gömdüler.
Binlercesini.
Yaktılar, yıktılar.
 
O savaşın en can alıcı noktası, SREBRENİTSA'ydı.
Binlerce müslüman, Srebrenitsa'da, Birleşmiş Milletler'in sözde koruması altındayken katledilmişlerdi.
Birleşmiş Milletler'e bağlı bir kuvvet, koruduğu Srebrenitsa'ya sırpların girişine göz yummuş, yapılan katliama ise seyirci olmuştu.
O zaman yaşananları açıkça anlatan Pulitzer Ödüllü gazeteci David Rohde'nin şu sözlerine kulak verelim:
 
“Uluslararası camia taraflı bir şekilde binlerce insanı silahsızlandırmış ve sonra da onları en azgın düşmanlarına teslim etmiştir. Srebrenica, uluslararası camianın felaketin uzağında durduğu bir durum değildir. Aksine, uluslararası camianın eylemleri katilleri cesaretlendirmiş, onlara yardım etmiş ve işlerini kolaylaştırmıştır ... Srebrenica’nın düşmesi gerçekte olması gereken bir durum değildi. Binlerce iskeletin Doğu Bosna’da oraya buraya saçılmasına hiç gerek yoktu. Binlerce Müslüman Bosnalı çocuğun Sırplar tarafından boğazlanmış babalarının, dedelerinin, amcalarının ve kardeşlerinin hikâyesi ile büyümesine hiç gerek yoktu.”

 
Şimdi, tazelenmiş hafızalarımızın ışığında, günümüze bakalım.
 
Gazze.
Bugün kan gölü olan Gazze.
Siyonist katillerin bombalarıyla acı içinde kıvranan Gazze.
Bir kafes içine hapsedilmiş, gidecek hiçbir yeri olmayan, ama gitmeye de hiç niyeti olmayan insanlarıyla Gazze.
Yıllardır, verdikleri oy yüzünden ambargo uygulanan, aç-susuz kalan, uluslararası camia tarafından "cüzzamlı" muamelesi gören Gazze.
 
Gazze yanıyor, dünya izliyor.
İşin 60 senelik boyutuna girmeden, siyonistlerin ve iki yüzlü batı dünyasının bugüne kadarki şerefsizliklerine değinmeden, bugüne odaklanalım.
Gelin; Gazze'de yaşananları, Hamas Lideri Halid Meşal'in 5 Ocak'taki açıklamasından dinleyelim:
 
"18 aydır Gazze'deki insanlarım kuşatma altında, dünyanın en büyük hapishanesinde, kara, hava ve denizden çevrilmiş durumda. Kafeslenmiş, aç bırakılmış, hastalarımıza ilaç bulmamız bile engellenmiş vaziyetteyiz. Bu yavaş ölüm politikasının ardından da bombardıman başladı... 540'tan fazla insan öldürüldü (Şuan itibariyle 830). Üçte biri kadınlar ve çocuklar.
Bu kan nehri, yalanlar ve çarpıtmalarla yürütüldü. Biz Hamas olarak altı ay boyunca ateşkese uyduk. İsrail ise bunu en baştan beri sürekli bozdu. Gazze'ye girişleri açması ve ateşkesi Batı Şeria'ya da genişletmesi gerekiyordu. Ama Gazze üzerindeki ölümcül ablukasını genişletti, elektrik ve su kaynaklarını kesti. Bu toplu cezalandırma hiç durmadı, aksine İsrail'in suikast ve öldürmeleriyle hızlandı. Sözde ateşkes sırasında otuz Gazzeli İsrail saldırılarıyla öldürüldü ve yüzlerce hasta abluka neticesinde yaşamını yitirdi... Batı Şeria'dan İsrail'e hiç füze atılmamıştı. Ama geçen yıl orada da İsrail saldırıları sonucunda 50 kişi öldü veya yaralandı ve yayılmacılık siyaseti durmaksızın devam etti. Sükunetin tadını İsrail çıkardı; benim insanlarım değil.
Bu ihlal edilmiş ateşkesin sonuna yaklaşırken, ablukayı kaldıracak ve Refah dahil Gazze'ye yönelik tüm girişleri açacak yeni ve kapsamlı bir ateşkese hazır olduğumuzu söyledik. Çağrılarımız cevap bulmadı. Yine de işgal kuvvetlerinin Gazze'den tümüyle çekilmesi karşısında yeni bir ateşkese başlamayı istiyorduk.
Bizim sürekli devam eden toprak gaspları karşısında susmamız ve İsrail'in merhametine bırakılacak bir iki kantona razı olmamız isteniyor. Gerçek şu ki İsrail, sadece benim halkım tarafından izlenecek tek taraflı bir ateşkes istiyor. Kendisi ise bombardımanları, suikastleri, işgalleri ve kolonyal yayılmacılık siyasetini sürdürmeyi hedefliyor.
Bizim el yapımı mütevazi roketlerimiz, dünyaya yükselen protesto seslerimizdir. İsrail ve onun Amerikalı ve Avrupalı destekçileri, bizim sessizlik içinde ölmemizi istiyor. Ama sessizce ölmeyeceğiz."
 
İşte, Arap dünyasının gördüğü en demokratik seçimle işbaşına gelmiş, fakat iki yüzlü batının bir türlü sindiremediği, ezilmesi gereken bir böcek gibi gördüğü bir yönetimin yetkilisinin ağzından, Gazze'de yaşananların iç yüzü.
 
Gazze, siyonistlere karşı umudun son kalesi.
Gazze, bağımsız Filistin ülküsü için, umudun son kalesi.
Gazze, insanlık için umudun son kalesi.
Gazze, bir hat, bir çizgi, bir hudut.

"Hudut, bir milletin namus ve şerefinin korunduğu yerdir."
Gazze ise, ümmetin namus ve şerefinin korunduğu yerdir.
Gazze, şerefimizdir.
Gazze, namusumuzdur.
Ve namusumuzu korumak için, elimizden ne geliyorsa yapmamız gerekir.
 
Sözün sonunda, yine Bilge Kral.
 
"Savaştan önce dostlarımız ve düşmanlarımız vardı.
Düşmanlarımız burada, DOSTLARIMIZ nerede?"

                                                                                    Aliya İzzetbegoviç

http://www.gazzedekatliamadurde.com/
http://israilletumiliskilerkesilsin.mazlumder.org/
http://www.filistinmanifestosu.com
http://www.ihh.org.tr/
http://www.mazlumder.org/
http://www.cansuyu.org/
 
Aklınıza Mukayyet, ALLAH'a Emanet Olun.
Selametle...
 
MCUNEYT
Muhammet Cüneyt Özcan
www.mcuneyt.tr.cx
January 06

Bu Duâya "Amîn" Deyin...

Siyonist katillerin katliamları sürüyor.
Peki bizler ne yapıyoruz.

Bu katliama seyirci kalanlarımız, bunun hesabını nasıl vereceklerini düşünüyorlar acaba.
Halen -listesine kolayca ulaşabileceğiniz- israil sermayesinin ürünlerini kullananlar.
Bunun hesabını nasıl vereceksiniz.
Yazıklar olsun seyirci kalanlara.
 
"Elimizden birşey gelmiyor" diyenler.
Elbet elinizden birşey gelir.
Elbet yapacak birşey her daim vardır.
Bediüzzaman'ın dediği gibi "Ümitvar olunuz".
Kalben kardeşlerimizin arkasında durunuz.
Onlar da zaten bunu bekliyorlar.
Fiziken destek vermemizin mümkün olmadığını biliyorlar.
Sadece duâ istiyorlar.
Sadece duâ.
 
İşte size bir duâ.
Hiç birşey yapamıyorsanız, bu duâya amin deyin.
Ama kalben...
 
Videoyu izlemek için
http://www.taraflihaber.com/news_detail.php?id=5017
 
ses dosyası olarak indirmek için
http://mcuneytozcan.googlepages.com/dua.mp3
 
MCUNEYT
Muhammet Cüneyt Özcan
 
<a href="http://www.ihh.org.tr/" target="_blank" title="İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı"><img src="http://www.ihh.org.tr/images/banner/120x240-2.jpg" border="0"></a>
January 01

Yazıklar olsun !

Malum.
Günlerdir, FİLİSTİN kan gölü.
Gerçi, FİLİSTİN yıllardır kan gölü.
Ama son birkaç gündür, GAZZE ağır bombardıman altında.
KATİL israil, kardeşlerimizi katlediyor.
Namertçe, kalleşçe, hunharca.
Yüreği kardeşleriyle olanlar elinden geleni yapıyor.
Kimi, orada kardeşlerine fiziksel destek veriyor.
Kimi, burada insani destek veriyor.
Kimi, dualarıyla yürek desteği veriyor.
 
 
 
Peki, benim halkımın birtakım andavalları ne yapıyor.
 
Bugün 1 Ocak 2009.
Az önce 2008 yılından 2009 yılına girdik.
GAZZE bombalarla aydınlanırken, benim halkım yeni yılı, havaî fişeklerle, maytaplarla karşıladı.
GAZZE'de kardeşlerimiz can verirken; benim halkım bu gece göbekler attı, şarkılar söyledi, vur patlasın-çal oynasın eğlendi.
Sırf akan kan karşısında kayıtsız kalınamayacağı için iptal edilmişken, meydanları doldurdu, coşkuyla eğlendi.
 
 
Yazıklar olsun ey halkım!
Yazıklar olsun!
 
Elinden birşey gelmediğine kanî olanların yapabileceği, elden gelen en iyi şeyi, yani matem tutmasını dahi beceremeyen halkıma yazıklar olsun!
Yazıklar olsun, bizlerden beklentileri olan; kan, korku ve gözyaşı içinde kıvranan kardeşlerimizi akıllarına sokmayıp -ya da çıkartıp- eğlenebilenlere.
Yazıklar olsun, o herşeyi bir kenara bırakıp dansöz oynatan, şarkı-türkü dinleten, gözyaşlarıyla dua etmemiz gerekirken, komedi programlarıyla kahkahalar attıranlara.
Yazıklar olsun, o medyayı destekleyenlere.
Yazıklar olsun, bunu sindirenlere.
Yazıklar olsun, size.
Yazıklar olsun, bana.
 
Bu çalan marşı uzun uğraşlar sonucu buldum. "el-mevt li israil", "israile ölüm" demek.
Videosunu izlemek için alttaki linke tıklayın
İndirmek için alttaki linke sağ tıklayıp "hedefi farklı kaydet" deyin
 
December 31

Çeçen mülteci için imza kampanyası

Yıllardır mültecilik statüsü verilmeden, temel insani ihtiyaçlarından yoksun biçimde yardıma mahkum halde yaşamak zorunda bırakılan Çeçenler, şimdi de yaşam haklarından edilmek isteniyor. Buna seyirci kalmak istemiyorsanız bildiriyi kişisel / kurumsal olarak imzalayarak aşağıdaki mail adreslerine ve faks numaralarına gönderebilirsiniz.

İmran Abdülazimov Rusya'ya iade edilirse binlerce kayıp Çeçen'den biri olacak!

Sessiz kalma, tepkini göster!

 

cumhurbaskanligi@tccb.gov.tr

bimer@basbakanlik.gov.tr

basin@icisleri.gov.tr

besir.atalay@icisleri.gov.tr

iciskom@tbmm.gov.tr

inshkkom@tbmm.gov.tr

 

Faks Numaraları:

Cumhurbaşkanlık: (0312) 470 13 16

Başbakanlık: (0312) 425 13 75

İçişleri Bakanlığı: (0312) 419 50 02

TBMM İçişleri Komisyonu: (0312) 420 53 31

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu: (0312) 420 53 94

 

İMRAN ABDÜLAZİMOV'UN RUSYA'YA İADE GİRİŞİMİNİ KINIYORUZ!

 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Makamına,

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Makamına,

Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı Makamına,

TBMM İçişleri Komisyonu'na,

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'na,

26 Aralık 2008 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanı'nda, Türkiye kamuoyunda büyük rahatsızlıklara sebep olan bir olay yaşanmış ve yıllardır ailesiyle Türkiye'de ikamet eden Çeçen sığınmacı İmran Abdülazimov Rusya Federasyonu'na iade edilmek istenmiştir. Pasaportunu yırtarak iade girişimini şimdilik sonuçsuz bırakan Abdülazimov halen Kumkapı Yabancılar Şubesi'nde tutulmaktadır.

İçişleri Bakanlığı'nca onaylanan sınır dışı etme kararının uygulanması halinde Abdülazimov işkence görecek, hakları ihlal edilecek ve can güvenliği tehlikeye girecektir. Rusya'ya karşı yaşamakta olduğu toprakları savunurken 2002 yılında yaralanan, daha sonra karaciğer ve akciğerinden ameliyat olan böbrek hastası 51 yaşındaki Abdulazimov'un Rusya'ya iadesi, kendisini açıkça ölüme göndermek demektir. Söz konusu koşullar ortada iken, uluslararası hukuk kurallarına aykırı biçimde alınan bu iade kararı kamuoyunda büyük infiale sebep olmuş ve Çeçen sığınmacıların geleceklerine dair endişeleri artırmıştır.

İade kararının uygulanmasıyla beraber Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin adalet ve insan hakları değerlerine bakışı öncelikle Türkiye Cumhuriyeti ve diğer ülkelerdeki Kafkasyalılar, bölge halkları ve Türkiye Cumhuriyeti'nin samimi ve duyarlı insanları tarafından sorgulanacaktır.

Hiçbir gerekçe gösterilmeden evinden alınan Abdülazimov'un adil yargılanma hakkı vardır. Temel insan hak ve hürriyetlerini sahiplenen bizler, iade kararını alan İçişleri Bakanlığı'nın vicdanları yaralayan bu kararını durdurmasını ve cinayete ortak olmamasını talep ediyoruz. Olayın takipçisi olacağımızı belirtiyor, sorumluların tarih önünde bu kararla anılacağını hatırlatıyoruz!

İMZA:
MUHAMMED CÜNEYT ÖZCAN

July 30

Bu Adamı Tanıdınız mı?

ALİ KEMAL
 
BORİS JOHNSON
(LONDRA BELEDİYE BAŞKANI)
 
 
Bu adamı tanıdınız mı?
Anadolu’da, “ne oldum deme, ne olacağım de” şeklinde güzel bir söz vardır.
Bugün sizlere, atası dedesi hangi dine, hangi millete mensup olursa olsun, farklı kültürel ortamlarda milli kimlik ve benliği unutmanın ve kökten kopmanın ne kadar olası olduğunu yansıtan bir örnek aktaracağım. Ta ki, hepimize ibret olsun diye.
Peyam-ı Edebî gazetesinin 25 Aralık 1913 tarihli nüshasından aldığım aşağıdaki satırlar, günümüzde bile hala tartışılan çok ünlü bir gazeteciye ait.
Gazetecinin yazısına konu ettiği kişi aslında babası… Fakat o yazısında bir Osmanlı beyefendisinden söz etmesine rağmen, yazının son cümlesine kadar sözünü ettiği kişinin aslında babası olduğunu açıklamıyor. Yazının son cümlesinde, işte o benim babamdı” diyor.
Şimdi hep birlikte, bir ailenin nerden nereye diyeceğimiz hikâyesinden bir kesit sunalım. Bakın kader ağlarını nasıl örüyor.
Şimdi önce ünlü gazetecinin 95 sene önce yazdığı satırlara bakalım, ardından da günümüzde torununun kim olduğundan söz ederek yazımızı sonlandıralım. Devletine sonuna kadar bağlı bir Osmanlı beyefendisinden söz eden ve 95 sene önce kaleme alınan satırlar şöyle:
 “Hacı Ahmet Efendi aslen Kengiri (Çankırı)’den, İstanbul’a gelmiş, çalışmış, çabalamış, yirmi otuz sene zarfında alnının teriyle haline, menşeine göre fevkalade bir mevki ihraz etmişti. O zaman henüz gazyağı dediğimiz “petrol” madeni memleketimize girmemişti. Ekseriyetle ahalimiz mum, hatta yağ mumu yakarlardı. Hacı Ahmet Efendi bu ticareti hemen hemen taht-ı inhisarına almıştı. Bilhassa camilerimizin mumlarını veren o idi.
Bu adam bir faaliyeti mücesseme idi. Her gün güneş doğmadan evvel uykudan kalkardı. Kış yaz soğuk su dökünür, yıkanır, abdestini alır, Süleymaniye Camii’nde cemaatle namazını eda ederdi. Pek nadir o vazife-yi diniyeyi öylece ifa edebilmekten geri kalmıştı, o derecede metin sıhhate malikti. Camiden çıktıktan sonra konağa döner, çocuklarıyla kahvaltısını yapar, sonra doğruca mağazasına giderdi. Ta akşama kadar orada çalışır, günlük işlerini tesviye ederdi. Akşamüstü evine dönerek yemeğini yedikten sonra geceyi komşularıyla geçirirdi. Bu muhitte Hacı Ahmet Efendi’nin mümtaz bir mevkii vardı.
Güvenilir kişi...
İstanbul’da ne kadar ufak tefek esnaf varsa her işte ona müracaat ederlerdi. Hatta hacca, sılaya gidecekleri vakit, paralarını emanetlerini senetsiz, şahitsiz ona bırakırlardı. O derece emniyet ederlerdi. O da bu vediaları sahiplerinin isimlerini üzerine yazarak kasasına yerleştirirdi. Hatta onlardan birine emr-i hak vaki olursa emanetleri vereseye behemehal îsal eylerdi.
Yalnız cuma, bazen de pazar günleri mağazaya gitmezdi. Çocuklarını giydirir, kuşatır, yanına alır, sırasına göre ya Arnavutköy’e, ya Yedikule’ye, ya başka bir yere götürürdü. Senede bir iki kere ise ilkbaharda kayıklar tutarak, yemekler yaptırarak bütün çoluk çocuğu ile beraber Kâğıthane’ye, ya da Göksü sefasına giderlerdi.
Ailesine düşkünlüğü...
Sabahları mağazasına giderken çocukları en küçükten en büyüğüne kadar selamlık merdiveninin başına dizilirler, safvet ve hürmetle elini öptükten sonra hep bir ağızdan yüksek sesle “Allah işini rast getirsin” diye babalarına dua ederlerdi.
Ahmet Efendi ailesini severdi, memleketini severdi, lakin dinini en ziyade severdi. Feraiz-i diniyeden asla geri kalmazdı. Hayatında bir müşkile uğradı mı ancak Allah’tan yardım dilerdi. İlmen o sadeliği ile beraber Kur’an ayetlerinden çoğunu bilirdi. Her sene Ramazanda muntazaman Kur’an’ı hatmederdi.
Dinine o derece kalpten merbut idi, öyle hürmet ederdi ki, edyan-ı saire (diğer din) eshabını fena değilse aşağı bir nazarla görür, o cemaatleri Müslümanlardan mutlak surette ayırırdı. Bu gayret-i diniye saikasıyla Padişah’a da pek sadık, pek hürmetkâr idi. Bazen çocuklarıyla beraber cuma günleri selamlığa gider, Sultan Abdülaziz Han’ı uzaktan görür, bu temaşadan derunî bir inşirah duyardı. O gün büyük bir bayram imiş gibi sevinirdi.
Hacı Ahmet Efendi’nin saltanata bu hürmeti ve muhabbeti saf, samimi idi. Çünkü hükümetle resmi hiç bir irtibatı yoktu. Saf, samimi bir Osmanlı idi. İşte bu Hacı Ahmet Efendi benim babamdı.”
İşte o gazeteci…
Peyam-ı Edebî gazetesinin 25 Aralık 1913 tarihli nüshasında yukarıdaki satırları kaleme alan ve “İştebu Hacı Ahmet Efendi benim babamdı”  diye babasından söz eden o ünlü gazeteci kim biliyor musunuz?
Bu gazeteci, aradan geçen 95 yıla rağmen hain olup olmadığı tartışmaları hala süren Ali Kemal’dir. Hani şu, Milli Mücadele’ye muhalefet ettiği için yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken 6 Kasım 1922’de kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak İzmit’te linç edilen Ali Kemal.
Devletine bu kadar bağlı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlunun devlete ihanet ettiği gerekçesiyle linç edilmesi ne garip değil mi?
Bitti mi, bitmedi…
Devletine olduğu kadar dinine de oldukça bağlı olan Hacı Ahmet Efendi’nin Ali Kemal’den olma torununun isminin Boris olması ve bugün İslam karşıtı bir İngiliz vatandaşı olarak bilinmesi nasıl bir kaderdir?
İşte büyük dedesi Hacı Ahmet Efendi olan torun Boris, geçtiğimiz Mayıs ayında Londra'ya belediye başkanı seçilen Muhafazakar Partili Boris Johnson’dan başkası değildir.
Nerden nereye…
Devletine ve milletine bu kadar bağlı olan Hacı Ahmet Efendi’nin oğlunun devlete ihanetten linç edilmesi, torununun dinini milliyetini unutması trajik bir aile kaderidir.
Yazının başlığını bu adamı tanıdınız mı şeklinde koyduk. Demek rüyada görülse kâbus diye uyanılacak bir kaderle ve gerçeklerle yüz yüze gelmek de var hayatın cilvesinde.
Neslimize sahip çıkalım ve asla bizim çocuklara bir şey olmaz demeyelim.
Hele bu zamanda…
 
Osman Özsoy
HABER7
 
Mcuneyt
Muhammet Cüneyt Özcan
July 11

SREBRENİTSA'YI UNUTMA, UNUTTURMA...

SREBRENİTSA'YI UNUTMA UNUTTURMA

Bundan tam 13 yıl önce, yakın tarihimizin en büyük soykırımı yaşandı, Srebrenitsa'da.

Sırp Askerleri, Birleşmiş Milletler'in GÜVENLİ BÖLGE ilan ettiği ve bizzat koruduğu Srebrenitsa'da, BİNLERCE MÜSLÜMAN BOŞNAĞI tüm BATI DÜNYASININ boş bakışları arasında, hunharca katlederek, bir soykırım gerçekleştirdi.

Yazacak cümle bulamıyorum.

Bu utanç bütün insanlığa yeter.

İnsanlığın bittiği bu noktada, öfkemiz büyük, öfkemiz taze; acımız büyük, acımız taze; umudumuz büyük, umudumuz taze.

Bize düşen, Srebrenitsa katliamını UNUTMAMAK, UNUTTURMAMAK.

 

 6 - 8 Temmuz 1995:
    Daha önce Kuzey-Bosna’daki Sırp saldırılarından kaçan binlerce sivilin sığındığı Srebrenica kenti Sırp güçleri tarafından kuşatıldı. Kente sığınan bu kalabalıklar orada bulunan 600 civarında Hollandalı barış gücü askerin koruması altında idi. Mayıs ayından itibaren kuşatma altındaki bölgede yiyecek gittikçe azalıyor ve dışarıdan da gelmiyordu.
Sırp güçleri sabaha doğru kenti tank ve top ateşiyle bombardıman etmeye başladılar. Kuşatmada Sırbistan’dan gelen ağır silahlarla saldıran Sırp askerlerini yanı sıra Arkan’a [Sırbistan Ordusu Tarafından,Sırp Paralı Milislerinin Komutanlığına Getirilen Eski Sırbistan Özel Kuvvetlerinde Görevli Olan Alçak] bağlı paramiliter Sırp çeteleri de yer almıştı. Bu maksatla Sırbistan Tarafından bölgeye 12 bin asker, 30 tank,100'lerce top ile Sam füzeleri sevk edilmişti.
Müslüman Bosnalı savaşçılar barış güçlerine teslim ettikleri silahların geri verilmesini istemelerine rağmen isteklerine olumsuz cevap aldılar.
Bombardımanların sıklaşması ve atılan roketlerin sığınmacıların bulunduğu merkezin ve barış gücünün gözlem yerlerinin yakınlarına kadar ulaşması sonucu Hollandalı komutan BM merkezinden yardım istedi.

 

9 Temmuz 1995:

    Sırp güçlerin bombardımanı ağırlaştırmaları sonucu, Hollanda gözlem mevzilerine saldıran ve 30 askeri rehin alıp ilerleyen Sırpların önünden binlerce sığınmacı, güneydeki kamplardan şehrin iç bölgelerine akın etmeye başladı.

 

10 Temmuz 1995:

    Hollandalı birliklerin komutanı Albay Karremans Sırpların Hollanda mevzilerini bombalaması sonucu BM’den yardım istedi. BM Yugoslavya Koruma Gücü Komutanı General Bernard Janvier başlangıçta reddetti; ancak ikinci istekten sonra kabul etmek zorunda kaldı. Uçaklar şehre ulaşmadan Sırp saldırıları geçici olarak durdu ve saldırılar ertelendi.

Srebrenica’nın düşmesinden önce General Janvier, BM güçlerinin bu tepkisizliğini savunarak basın toplantısında şu açıklamayı yaptı: Herkese bir kez daha hatırlatmak isterim ki, Bosna Hükümet Ordusu birlikleri kendilerini savunacak güce sahiptir. Hem Srebrenica’ya yönelik bir müdahale yapmamız da Boşnaklar tarafından istenmemektedir. Oradaki durum 1993’teki gibi değil. Aldığım bilgilere göre Boşnak askerler Srebrenica yolu üzerindeki Hollanda askerlerine ateş etmekte ve Srebrenica üzerinde uçan NATO uçaklarına saldırmaktadırlar. Müslümanlar bizi arzulamadığımız bir yola çekmeye çalışmaktadırlar.”

BM Yugoslavya Özel Temsilcisi Yashushi Akashi de: Saldırıları Müslümanlar başlatıyor. Sonra da BM ve uluslar arası güçü yanlış kararlarına ortak etmeye çalışıyorlar.” diyerek Janvier’in bu ifadelerine destek verdi.

Aynı gün akşam üzeri kent merkezinde bulunan 4.000 civarında sığınmacı panik içerisinde sokaklarda koşuşturuyordu. Hollanda mevzileri etrafında büyük kalabalıklar toplanıyordu.

Hollandalı komutan Sırpların ertesi gün 06:00’ya kadar güvenlikli bölgeden çekilmedikleri takdirde NATO uçaklarının büyük bir hava saldırısı başlatacağını söyledi.

 

11 Temmuz 1995:

    Sırp güçleri beklenen saatte geri çekilmedi. Ancak saat 09:00’da Albay Karremans Saraybosna’daki merkezden yakın hava desteğinin yanlış biçimde istendiği yönünde bir mesaj aldı. Saat 10:30’da tekrar gönderilen dilekçe General Janvier’e ulaştı; ancak bu esnada 06:00’dan beri havada olan NATO uçakları yakıt ikmali için İtalya’ya dönmek zorunda kalmışlardı. Gün ortasında çoğunluğu kadın, çocuk ve zayıflardan müteşekkil 20.000’den fazla sığınmacı Potoçari’deki ana Hollanda üssüne kaçtılar.

Saat 14:30’da hava saldırısı konusundaki kararsızlık nihayet sona erdi ve iki Hollanda F-16 uçağı Srebrenica’yı kuşatan Sırp mevzilerine iki adet bomba bıraktı. Bombalardan biri bir Sırp zırhlı taşıyıcıyı vurdu, diğeri ise bir tanka isabetsiz atış yaptı. Sırplar bu saldırılara ellerindeki Hollandalı rehineleri öldürecekleri ve sığınmacıları bombardıman edecekleri tehdidiyle karşılık verince bundan sonraki saldırılar durdu.

Sırp Komutan Ratko Mladic Sırp kamera ekibiyle birlikte iki saat sonra şehre girdi. Akşam olunca Mladiç, Albay Karremans’ı yemeğe davet ederek Müslümanların canlarını garanti altına almak için silahlarını teslim etmeleri gerektiği ültimatomunu verdi. Mladiç hem Srebrenica’ya saldırıyı hem de bunu takip eden soykırımı bizzat yönetti. Amerikan istihbarat kaynaklarına göre ise emirleri bir Sırp generalden alıyordu.

İlginçtir ki, Srebranica’nın düştüğü saatlerde BM Genel Sekreteri Bturos Gali Atina’da “barışa yaptığı katkılardan dolayı” Onasis Ödülü almakla meşguldü. Avrupa ise aynı saatlerde faşizme karşı zaferinin 50. yılını kutluyordu.

 

12 Temmuz 1995:

Otobüsler kadınları ve çocukları Müslüman bölgesine taşımak üzere kente gelirken Sırplar, 6 ile 80 yaş arası bütün erkekleri “savaş suçlusu sanıkları sorguya çekmek” bahanesiyle ayırmaya başladı.

Sonraki 30 saat içerisinde 23.000 dolayında kadın ve çocuk bölgeden tahliye edildi. Ayrılan yüzlerce erkek ise kamyonlara ve depolara doldurulmaya başladı.

Kadın, çocuk ve yetişkin erkekten oluşan 15.000 civarında Müslüman Bosnalı grup Susnjari’de toplanarak Tuzla’ya ulaşabilmek için ormanlık bölgeye daldılar. Gece boyu Srebrenica’dan dağlar üzerinden kaçmaya çalışırken Sırplar tarafından bombardımana tutuldular. Çoğu bu Katliamdan,vahşetten kaçışta ya Arkan’ın köpeklerine,[Sırp Paramiliter Askerlerine]  ya Sırp tuzaklarına yada açlık ve susuzluğa kurban gittiler. Kaçanları yakalamak için hileli yöntemler kullanan Sırplar, kimyasal silah kullanmaktan geri durmadılar. Yola çıkanlardan pek azı bu tüyler ürperten vahşetten kaçıp Tuzla’ya ulaşabildi.

 

13 Temmuz 1995:

Karavica köyü yakınında bir depoda silahsız Müslümanlar şehit edilmeye başlandı.

11 ve 12 Temmuz tarihlerinde Mladiç ve adamları Brutanaç’ta Hollanda üssü yetkilileri ile görüşmeler sonucu barış gücü askerleri Hollanda üssü durumundaki Potoçari’ye sığınan 5000 Müslümanı Sırplara teslim ettiler. Buna karşılık Sırplar Nova Kasaba üssünde tutulan 14 Hollandalı askeri serbest bıraktılar.

Potoçari’ye kadar gelen Mladiç televizyon kameraları karşısında kimseye bir şey yapılmayacağı ve herkesin güvenle Srebrenica dışına çıkarılacağı garantisi verdi. Gelen 60 kadar kamyon ve otobüse bindirilen erkeklere esir değişimi için Tuzla’ya gönderilecekleri söylendi. Görgü tanıklarının ifadesine göre bu sırada Hollandalı askerler bir kenara çekilip olanları izlemekten, hatta sığınmacı boşnakları Sırplara teslim etmekten başka bir şey yapmıyorlardı. İki gün süren bir katliamın ardından, Kendilerine hiçbir şey yapılmayacağı garantisi verilen bu gruptan kurtulan olmadı.

 

16 Temmuz 1995:

    Srebrenica’dan kaçıp Müslüman hakimiyetindeki bölgeye ulaşan ilk Bosnalılarla birlikte soykırım haberleri de ortaya çıktı. Görgü tanıkları inanılması güç vahşet ,katliam öyküleri anlatıyorlardı. [Sırp Askerleri ,Kadınlara Tecavüz Ediyor,Göğüsleri Kesiliyor,Et Doğranır Gibi Doğranıyorlardı,Annelerin Kucağından Çocukları Alınıyor Yanlarında Kurşunlanıp,Boğazlanıyorlardı.Boşnak Erkeklerden Binlercesini Ya Depolara Doldurup Yakıyorlardı.İş Makineleri Büyük Toplu Mezar Yerleri Açıyor ,Açık Arazide Kurşuna Dizilenler Buralara Dolduruluyordu....]

Aradan 13 yıl geçti. Hergün yeni toplu mezarlar ortaya çıkıyor. Katledilen binlerce BOSNALI MÜSLÜMANDAN geriye iskeletleri kaldı. DNA testleri ile yıllar sonra yakınlarını bulabilen BOŞNAKLAR, her sene cenazelerini toplu bir şekilde SREBRENİTSA'da toprağa veriyorlar. Bilge Kral ALİYYA İZZETBEGOVİC'in halkının bu acısını paylaşmak, her müslümanın görevidir diye düşünüyorum. Dua etmek, ruhlara bir fatiha okumak ve acıyı paylaşmak. Yapabilecek başka neyimiz var ki...
 

SREBRENİTSA'YI UNUTMA, UNUTTURMA...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

April 21

Kitaplardan Alıntılar

CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;Gün Batımı ve İstanbul
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih`ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?...
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul`da bul!.
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca`da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler....
Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sünbül kokan Gün Batımı ve İstanbul
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…

                           Necip Fazıl KISAKÜREK

 

 
BENİM GÜZEL İSTANBUL'UM
Erkeklerinin gözünde merhamet, kadınlarının gözünde iffet,
gençlerinin gözünde saffet, yaşlılarının gözünde şefkat kalmamış olan şehir...
Ne de profesörünün gözünde hakikat, muharririnin gözünde samimiyet,
tüccarının gözünde sadakat, polisinin gözünde cevvâliyet...
Benim güzel İstanbul'umda, sadece yemek, yutmak, içmek, şişmek, ısırmak,
incitmek, aldatmak, çelmeye getirmek, tuzağa düşürmek sevdasında kaba
nefs suratlarının çeşitli tuğraları...
Gel de meydanlarda, caddelerde, yol ağızlarında bir kenara çekilip
dirseğini bir taşa ve başını eline daya; ve kimsenin farketmediği bu tuğraları
hecelemeye çalış! Göreceksin ki, benim güzel İstanbul'um, ruhiyle olduğu kadar
suratiyle de çirkin mi çirkin!...
Dolmuşlarda kimse kimsenin hacim sahibi olmasına tahammül edemez.
Vapurlarda favorili delikanlılarla mini etekli kızlar, kollarını birbirlerinin
omuzlarına atmış, kadın-erkek kompleksini havada üstüste uçuşan sineklerin
seviyesine indirmiştir.
Bir şeyin hâlisini bulmak öylesine muhâl olmuştur ki,
pres makinesinde ve gözünüzün önünde portakal sıkan tezgâhtar,
önceden portakallara şırınga ettiği Terkos suyunun keyfiyle karşımızda sırıtmaktadır.
Nizamsızlıkta nizama memur beyaz trafik eldiveni, çözülmesi imkansız
bir düğümü boyuna sıka dursun...
Mektep, adliye, sinema, gece kulübü, ibâdethane ve bilmem ne hâneden
boşalan insanlar sırasiyle küskün, kırgın, bezgin, bitkin, ölgün ve ezgin...
Benim güzel İstanbul'umun dâvâsı, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî,
ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlakî...
            
NECİP FAZIL KISAKÜREK
İstanbul'a Hasret
31 Mart 1956
 
------------------------------------------------------------------------
 

... Leylekler gelmeyin, serçeler uçmayın, çiçekler açmayın! Burada bahar yoktur. Güneş sarı bir gölgedir. Yeşil otlar, toprağın küfüdür. Sıcak rüzgar, cehennemin nefesidir. Şu mavi boğaz, bir çirkef ırmağıdır... Kelebekler çimen, çiçek arar. Burası çürüklüktür. Burası çamurdan bir izbeliktir. Çıyanlar, solucanlar barınır...
Kırlangıçlar! Hangi evin saçağına konsanız oradakilerin inlemelerini işiteceksiniz. Hangi ocağın üstünde tünerseniz onu sönmüş bulacaksınız... Her tarafta kara hayaletler takla atıyor, her tarafta kara dişler sırıtıyor... Hep küfür, hep ihanet, hep yumruk...
Yâ Rab! Yâ Rab!.. Yurdumu ahrette olsun, bana düşmansız göster...
 
... Esasen öve öve göklere çıkardıkları Avrupa medeniyeti yok. Hristiyan medeniyeti yok. Yalnız bir Yahudi medeniyeti, Yahudi sanatı var. Bankalarıyla keselere sahip olan Yahudiler, cerideleriyle (gazeteleriyle) fikirlere hükmeden Yahudiler, ticaretleriyle cihanı yediren, giydiren onlar. Harbeden, sulh yapan onlar. Ağlatan, güldüren onlar. Hatta gürültüsüzce, kürre-i arzı (dünyayı) döndüren de onlar...
 
"Ey Yavuz! Milletimin selâmetini yalvaracaktım. Ayaklarına kapanmak için, sana yükselmek istedim. Yarı yolda gözlerim karardı. Sendeledim ve düştüm. Allah günahımı affetsin!"
 
Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Çağlayanlar
1922
 
------------------------------------------------------------------------
 
...Şimdiye kadar edindiğim tecrübelere göre, bu hain dünyanın özelliklerini ve huyunu açıklayayım. Bu dünya, gelip geçici, vefasız ve dönektir. Tavırları bir genç kız gibi çekicidir. Ancak dikkatle incelersen, cadı gibi olduğunu görürsün. Ara sıra genç kız gibi görünür, kendini sevdirir. Tutmaya kalkışırsan el vermez. Seveni sevmez. Sevenden geyik gibi kaçar. Kaçana sarılır, ayağına kapanır. Bir ara süslenir, peşine düşer. Bir ara görmezlikten gelir, yerden başını kaldırmaz. Bir ara sana göz ucuyla bakar, nazlanır. Ne kadar yakalamak istersen iste bir türlü yakalayamazsın. Bu dünya, bu yüzden pek çok beyleri ihtiyarlattı. Nice beyler göçüp gitti, yine de onun sesi kesilmedi.
 
...Mutluluk, hemen hemen herkese yakışır, ama akıllı insanlara bir başka türlü yakışır. Çünkü akıllı insan, onun değerini çok iyi bilir...
 
...İnsan sevgilinin yüzüne baktığında, onu sevdiğini anlar. Göz için bakarken herşey örtülü olabilir. Yani göz sadece gördüğüyle yetinir, ona yönelir. Fakat gönül için herhangi bir örtü söz konusu değildir. Sevip sevmediğini anlamak isteyen insan gönlüne bakmalıdır. Çünkü asıl sevgi gönülden anlaşılır. Sevgililerin yüzlerinde bunu belirten izlerbulunur, göz göze gelince onlar birbirlerini anlarlar. Birinin sevip sevmediği anlamak istersen gözüne dikkat et. Sana bakınca sevip sevmediği gözünden belli olur. Aşık, yüzünden belli olur. Aşığın söylediği sözde, sevdanın anlamı yatar...
 
Yusuf Has Hâcib
Kutadgu Bilig
1070
 
------------------------------------------------------------------------
 

... Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.
 
... Bu ölümlü dünyda, böylesine iyi kalpli ve merhametli kişilerden bir hayli bulunur. Günün birinde yaratan, onları cennetinde toplayacaktır. Çünkü, bu hayatın bir yarını olduğuna inanıyoruz.
 
Victor Hugo
Sefiller
1862
 
------------------------------------------------------------------------
 

... Genelde bütün mutluluklar birbirine benzer, ama mutsuzluklar çok çeşitli şekilde ortaya çıkarlar.
 
... Bizi, kendi yaptıklarımızın değeri ve sahip olduğumuz üstünlüklerimizle değil, rahmetinle ve kendi büyüklüğünle bağışla.
 
... Mutluluk, gerçeğin bulunmasında değil, araştırılmasındadır.
 
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Anna Karenina
1877
 
------------------------------------------------------------------------
 

... Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar bizde o gücün de mahvolduğu vakitlerdir ki, onun yerine kaim olan acılı bir sükunet, en şiddetli acıların hasıl ettiği gözyaşlarından bile daha yakıcıdır.
 
Sami Paşazade Sezai
Sergüzeşt
1889
 
------------------------------------------------------------------------
 

... Askerlik yaşamı, genellikle insanları bozar. Onları aylak bir yaşama alıştırır, ya da daha doğru bir deyişle, insana yararlı ve doğal olan etkinlikten, çalışmaktan yoksun bırakır. Herkesin ortak görevlerinden onları bağımsız tutar. Buna karşılık; ordunun, üniformanın, bayrağın onuru gibi geleneksel değerleri coşturur. Oysa kimilerinin sınırsız otoritesi, kimilerinin kölece bağımlılığına bağlıdır.
 
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Diriliş
1899
 
------------------------------------------------------------------------
 

...Oysa Türkçülerin amacı, çağdaş bir İslam Türklüğüdür.
Türkçülerin ulusçuluk  ülküsü, Türklükse; ümmet ülküsü de, İslamlıktır. Bence Türkçülerin ayrıca bir ümmet programları da olmalı ve başlıca esasları da şunlar bulunmalıdır:
1- Bütün İslam kavimleri arasında ortak olan Arap harflerini değiştirmeksizin korumak;
2- Bütün İslam kavimlerinde bilim terimlerinin ortak duruma getirilmesi için, İslam ümmeti arasında terim kurultayları yaptırmak ve terimleri Türkçe'den, Arapça'dan ve kısmen de Farsça'dan yapmak;
3- Bütün İslam kavimlerinde ortak bir eğitimin kurulması için eğitim kurultayları yapmak;
4- Bütün İslam kavimlerinin cemaat örgütleri arasında sürekli bir bağlantı kurmak;
5- İslam ümmetinin simgesi olan "hilal"in kutsallığını korumak.
Bu ilkelerden anlaşılıyor ki Türkçülük. aynı zamanda İslamcılıktır. Yalnız Türkçüler, İslam ümmetçisi olarak kendilerini "İslam Milliyetçileri"nden ayırt ederler.
Çünkü İslam kavimlerinde ulusallık duygusunu ortaya çıkarmayan böyle doğal olmayan bir birleşmeyi bu gün ne Türkler ve Araplar, ne Hintliler ve Afganlılar, ne Berberiler ve Farslılar kabul edebilirler. Türkler, ulusal ülkülerini güçlendirmek için dindaşları ve yurttaşları olan hiçbir kavme karşı "ulusal kin" duygusu aşılamaya yeltenmediler...
Olasıdır ki, Mısır'da ve Arnavutluk'ta, Hristiyan Mısırlı ve Arnavutların bulunmaları ve bir arada yaşamaları bu yanlış davranışa yol açmıştı. Türklerin hepsi İslam olduğu için, Türkçüler hiçbir zaman İslam ümmetçiliğine aykırı bir duygu beslemeyeceklerdir. Aynı zamanda Türkçüler, çağdaşlaşmak için, Müslüman olmayan kavimler hakkında bu uygarlık yüzyılının gerektirdiği saygılı tutumu koruyacaklardır.
 
...İslam eğitimi denince iki düşünce akla gelir. Birincisi, İslamiyet'in eğitimde uyguladığı yöntemler; ikincisi, yetiştirilecek çocukların İslam inançlarına göre eğitilmesi.
Bir okul programına göz gezdirdiğimiz zaman, çocuklarımıza üç türlü bilgi öğrettiğimizi görürüz:
Birincisi; ulusal dil ve edebiyatımızı, ulusal tarihimizi öğretiyoruz ki Türk tarihinden ve Türk edebiyatından başka birşey değildir.
İkincisi olarak; Kur'an-ı Kerim, tecvid, ilmihal gibi din içerikli dersler ve İslam tarihi ile İslam dillerini okutuyoruz.
Üçüncü olarak; matematik, doğa bilimleri gibi bilimleri ve bu bilimleri öğrenmeye yarayan yabancı dillerle, el işleri, beden eğitimi gibi beceriler öğretiyoruz.
Bu kısa göz gezdirmeden anlaşılıyor ki eğitimde izlediğimiz amaçlar üçtür; Türklük, İslamlık, Muasırlık (Çağdaşlık).
 
Ziya Gökalp
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
1918
 
------------------------------------------------------------------------

(Platon, Glaucon'dan bir mağarada doğup orada zincirli bir halde yaşamış ve güneşi dahi görmeden, cahilce büyümüş bir topluluk düşünmesini ve günün birinde bu topluluktan bir kişinin dışarıya çıkartılıp dünyayı gördüğünü düşlemesini ister. Ardından aşağıdaki konuşma geçer aralarında)
Platon:
- İşte ancak bunun ardındandır ki, akıl yürüterek, mevsimleri ve yılları yaratanın ve görülebilen dünyada olan her şeyi gözetenin "O" olduğunu ve zamanla görmeye alıştığı her şeyin nedenlerinin belli bir şekilde "O" olduğunu kavramaya geçecektir.
- Kesinlikle çok açık. Hepsinin ardından bunu kavrayacaktır, dedi Glaucon.
- Ve önceden yaşadığı mağarayı, oradaki bilgeliği ve diğer mahkumları hatırladığında, sanır mısın ki bu değişimden mutluluk duymayacak ve onlara acımayacaktır.
 
Platon (Eflatun)
Devlet
M.Ö 388 - M.Ö 347
 
------------------------------------------------------------------------
 

...Arı dilcilere göre, bir kelimenin Türk olabilmesi için, onun aslen bir Türk kökünden gelmesi gereklidir. Buna dayanarak kitap, kalem, abdest, namaz, mektep, cami, minare, imam gibi Arapça ve Farsça köklerden gelmiş olan kelimeler, halkın diline girmiş olduklarına bakılmaksızın, Türkçe'den atılmalı ve bunların yerine ya unutulmuş olan eski Türk kelimeleri diriltilmeli, veya Çağatayca'da, Özbekçe'de, Tatarca'da, Kırgızca'da bulabileceğimiz, aslen Türk kökünden gelmiş kelimeleri almalı ve yahut, Türkçe'de yeni ekler ve birleştirme yöntemleri icat ederek, bunlar aracılığıyla Türkçe kelimeler yaratılmalıdır. Türkçülere göre, bu düşünüş biçimi de yanlıştır. Çünkü öncelikle, hiçbir Türk kökünün eski zamandan çıkıldıkça Türk kalacağı ileri sürülemez. Bugün Türk kökünden geldiğini sandığımız bir çok kelimenin önceleri Çince'den, Moğolca'dan, Tunguzca'dan, hatta Hintçe'den ve Farsça'dan eski Türkçe'ye girmiş olduğu ilmi olarak ortaya konulmuştur.

   İkinci olarak, kelimeler gösterdikleri anlamların tarifleri değil, işaretleridir. Buna göre, kelimelerin hangi köklerden geldiğini, nasıl türediğini bilmeye de gerek yoktur. Bu gibi şeyleri bilmek, yalnız filolog ve lengüistler için gereklidir. Hatta dilin sistemi ve şivesi bakımından zararlıdır. Çünkü yukarıda Arap ve Fars köklerinden gelen kelimelerde gördüğümüz gibi, Türk kökünden gelen kelimelerde de, bazen kullanıştaki anlam, türediği kelimenin anlamından başkadır. Mesela "yabancı", "yabandan gelmiş adam" demek değildir. "Kahve-altı", "kahveden sonra yenilen yemek" manasına gelmez. Bu gibi kelimeleri kök anlamında kullanmak bir dil hastalığıdır ki, buna "türetme hastalığı" denilir. Mesela bazı adamlar, "terlik" kelimesi söylenince, bunun kullanıştaki anlamına önem vermeyerek, derhal kök anlamını ararlar ve "ter için ayağa giyilen ayakkabı" diye kelimeyi köküne bağlamaya çalışırlar. Oysa ki, "terlik" kelimesini ararken, "ter" kelimesini hatırlamak, şive bakımından zararlıdır. Türetme hastalığına tutulmuş bir adamın yanında, mesela "yabancılar geldiler" dediğiniz zaman, o; "yabancılar mı? yabandan gelmişler, demek ki yabani adamlardır" derse tuhafınıza gitmez mi? Veya "şu terliği giyiniz" dediğiniz zaman, "ayağım terli değil; terlik giymeye ihtiyacım yok" cevabını verirse, elinizde olmadan gülmez misiniz?

... Kısaca, Türkçülere göre, halkın alıştığı, yapay olmayan bütün kelimeler millidir. Bir milletin dili kendi cansız köklerinden değil, kendi canlı kullanışlarından doğmuş, canlı bir organizmadır...

 

 

(Bu kitaptan, bu pasajı seçmemin nedeni, bu türetme hastalığının bende de oluşudur :))

(Ayrıca, bu kitapları okumamın esbab-ı mucibesi, meslek icabıdır. Öyle Türkçü bir kişilik olarak algılamayın beni. Sadece, her Müslüman-Türk evladının olması gerektiği kadar milliyetçi olmaya çalışıyor ve kendimi o kefeye koyuyorum.) 

 

Ziya Gökalp

Türkçülüğün Esasları

1923

 

------------------------------------------------------------------------

.... Gördüm ki insan, dört özelliğiyle hayvanlardan ayrılmış... Bu dört şey, dünyada ne varsa hepsini içine alır. Hikmet, iffet, akıl ve adaletten bahsediyorum. Bilgi, edep ve kabiliyet, hikmete girer. Benliğe hakim olma, sabır ve vakar, akla girer. Haya, geniş gönüllülük ve şahsiyetlilik, iffete girer. Doğruluk, iyilik, nefs murakabesi ve güzel ahlak ise adalete girer. İşte bütün üstün nitelikler, bundan ibarettir...

 

... Vefasız olana gösterilen sevgi kadar boşuna harcanmış bir şey yoktur...

... Suyun ateşte yandığını görürsün, lâkin en kaynar su bile, ateşten ayrıldıktan sonra soğur...

 

Kelile ve Dimne

Beydabâ

 
MUHAMMET CÜNEYT ÖZCAN
MCUNEYT

November 06

Editörün gözüyle...

OKUNMASI GEREKEN ADAMLAR - PEYAMİ SAFA, ROBERT LUDLUM, CEMİL MERİÇ, ALİ ŞERİATİ, TOLSTOY, NİHAT GENÇ, NECİP FAZIL KISAKÜREK, JACK LONDON, BAHAEDDİN ÖZKİŞİ, SİR ARTHUR CONAN DOYLE (SHERLOCK HOLMES SERİSİ).
OKUNMASI GEREKEN KADINLAR - ALEV ALATLI.
OKUNASI BİR KİTAP - MARTİN EDEN (JACK LONDON).
OKUNASI BİR-İKİ KİTAP DAHA - İSTANBUL'A HASRET (NECİP FAZIL KISAKÜREK), SOKAKTA (BAHAEDDİN ÖZKİŞİ)
DİNLENESİ ADAMLAR - AHMET KAYA, KAZIM KOYUNCU, ALİHAN SAMEDOV, NUSRAT FATEH ALİ KHAN, FATİH KISAPARMAK, SAMİ YUSUF, DURSUN ALİ ERZİNCANLI, ÖMER FARUK TEKBİLEK, GÖKHAN BİRBEN, MERCAN DEDE.
DİNLENESİ KADINLAR - SEZEN AKSU, LOREENA MCKENNİTH, SARAH BRİGHTMAN.
İZLENESİ FİLMLER - THE GAME, PANİK ODASI, GEÇMİŞİ OLMAYAN ADAM, MEDUSA DARBESİ, MYSTIC RIVER, AKIL OYUNLARI, MEMENTO, CATCH ME İF YOU CAN.
GİDİLESİ YERLER - SALACAK SAHİLİ, CAĞALOĞLU, SULTANAHMET, GÜLHANE PARKI, ÜSKÜDAR, TRABZON, ADAPAZARI, KÜTAHYA, KONYA, MUŞ, BATMAN, HASANKEHF, ADANA, ERZURUM (ERZURUM EVLERİ), DOĞUBAYAZIT (İSHAK PAŞA SARAYI).
 
HAYAT BİR OYUNDUR. TIPKI BURADAKİ GİBİ. - THE LIFE IS A GAME. LIKE IN THIS PLACE.
 
MUHAMMET CÜNEYT ÖZCAN
MCUNEYT
 
There are no photo albums.